Son Haberler

 

 

Büyük sıkıntılarla, çalkantılarla biten 2010-11 sezonundan sonra ertesi yıl Galatasaray Şampiyon oldu. Geçen sezon ne çile çekmiştik yahu. Sezona Rijkaard’la başladık. Rijkaard görevinden ayrılmak zorunda kalınca yerine Hagi geldi. Bir türlü takım toparlanamamıştı. Stad açılışındaki olaylar, taraftarın en sevdiği yöneticilerden olan Adnan Polat’ın başkan olduktan sonra hızla itibarını kaybetmesi ve sonunda devrilmesi geçen sene Galatasaray camiasını girdaptan girdaba sürüklemişti. Taraftar bu dönemde Basketbol takımı ve Oktay Mahmuti’ye sarılmıştı.

Ünal Aysal göreve geldiğinde yanında Bülent Tulun’u da getirdi ve taraftarda yeni bir Adnan Sezgin vakasıyla karşılaşacağımız endişesi başladı. Takımın başına camianın büyük ısrarıyla Fatih Terim geldi ve hoca Florya’da ipleri eline aldı. Hoca’nın karakteri gereği bazen yöneticilerle de çatıştı. Bunun çok ciddi boyutlara geldiğini de biliyoruz. Sanırım bu aşamada Ünal Aysal’ın yöneticilik becerisini takdir etmek ve hakkını vermek zorundayız. Galatasaray’ın öteden beri geleneği olan ama son yıllarda erozyona uğrayan “kol kırılır, yen içinde kalır” anlayışı bu sezon geri geldi. Sezon başında Fatih hoca köstebeklerden şikayet ediyordu, sanırım köstebeklerin yuvalarına biber gazı sıkıldı.

Yeni bir takım kuruldu. Fatih Hoca hep yaptığı gibi bir takım iskeleti kurdu ve ısrar etti. Yine hep yaptığı gibi yedekleri de hep hazır ve motive tuttu hoca. Geçen sezonlarda takıma büyük sıkıntı veren kondisyonsuzluk ve çabuk sakatlanma, sakatların geç iyileşmesi sorunları teknik kadro ve sağlık ekibinin yenilenmesiyle aşıldı. Dikkat edin, bu kadroları Fatih Hoca kurdu.

Takım iskeletine baktığımızda geçen seneki ilk 11’den sadece Hakan Balta’nın bu sene de ilk 11’de olduğunu görüyoruz. Kaldı ki Balta hep söylediğimiz kalitesinin yanında son 3 sezonu berbat oynayarak geçirmişti.

Böyle bir kadro kurup şampiyon olmak büyük, çok büyük başarıdır. Normal sezon bittiğinde Galatasaray en yakın rakibinden 9 puan ve ikili averaj ve genel averajda çok öndeydi. Play-off’a girilirken puanlar yarıya indi. Bu dönemde kulübün ve Fatih Hoca’nın “biz zaten şampiyon olduk” demesi konsantrasyonu bozdu. Zaten normal sezonun son haftalarında konsantrasyon sorunu belli oluyordu ama takım kalitesiyle maçları kazanıyordu. Deplasmanda 2-2 biten Fenerbahçe maçından sonra takım tatile çıktı. Zaten şampiyon olduk muhabbeti uzayınca play-off’da da konsantrasyon sorunu devam etti. Kesinlikle hak verdiğim şekilde rakipleri vuralım geçelim, uzatmayalım yaklaşımı işi son maça kadar taşıdı. Bu kadar strese gerek yoktu ama içerde Fenerbahçe’nin maç kazanması da hesapta yoktu. Zaten bir bir futbol mucizesidir o maç. Benim düşünceme göre, aslında play-off Galatasaray’ın ve Fatih Terim’in de elini rahatlattı sezon içinde. Yeni kurulan bir takım berbat geçen sezonlardan sonra play-off’a büyük puan farkı olmadan girdiği sürece başarılı sayılacaktı. Play-off asıl hedef haline gelince ve şampiyonluk baskısı takımın üzerinden kalkınca takımı futbol olarak da iyileştirme şansı doğdu. Kadro seçimini de etkiledi bence. Örneğin Semih Kaya şampiyonluk baskısı olmasaydı takıma girmesi bu kadar kolay olmayabilirdi. Daha önce örnekleri var; genç oyuncu sakatlık ve cezalar sebebiyle bir maç forma giyer, iyi de oynar ama sora yine takımın tecrübelileri, papazları formayı geri alır. Fatih Hoca elbette cesaretli bir teknik adam ama yine şampiyonluk baskısı olsaydı böyle davranmayabilirdi (davranmazdı değil). Aynı şekilde Emre Çolak’ın forma bulması da bu açıdan değerlendirilebilir.

Devre arasında önemli transferler istedi Fatih Hoca, çeşitli sebeplerle olmadı. O zaman da bu takımın ligi kazanması için transfere ihtiyacı yok yazmıştım. Ama seneye Şampiyonlar Ligi için kaliteli transferler şart. Umarım UEFA sapla samanı ayırır da Galatasaray’ın önü kesilmez.

Rakiplerden kadrosu oturmuş olan Fenerbahçe şike soruşturması sebebiyle hem oyuncularını kaybetti hem de kafası karışıktı. Bunlar dezavantaj gibi duruyor. Eğer burası barı Avrupa’da bir ülke olsaydı dezavantaj olurdu. Taraftar kulübünü ve kendisini rezil edenlere sırtını dönerdi ama burası Türkiye ve orası da Fenerbahçe. Asla yanlış yaptıklarını kabul etmeyen, kuralların sadece kendi işlerine geldiği gibi uygulanmasını isteyenlerin kulübü. Bugüne kadar hep böyle alıştıkları için. Fenerbahçe camiası kenetlendi. Doğrusu Fenerbahçe yöneticileri bu dönemde taraftarını müthiş kullandı. Yanlışa yönlendirerek, kendi yaptıklarını ört-bas ederek ama iyi kullandı. Gerçekleri gizlediler, çarpıttılar, yalan söylediler ve takım ile taraftar kenetlendi. Zaten oturmuş bir kadrosu vardı Fenerbahçe’nin, sezonu aslında 9 puan geride bitirdiler ama play-off’ta puanların yarıya inmesiyle bir şans yakaladılar. Yine aynı şans ASY Arenadaki maçta tekrar ortaya çıktı ve maçı kazandılar.

Beşiktaş hem teknik hem de idari olarak çok kötü yönetilerek Türkiye’nin belki de en tehlikeli hücum gücüne rağmen yerlerde süründü. Beşiktaş eskiden her sene 4-5 tane stoper alırdı, bu sene onu da yapmadılar. Yıldırım Demirören de Beşiktaş’ı bırakıp Türk Futbolunu haşat etmeye soyundu. Fakat adam becerikli. Bence bir firmanızın tasfiyesi işi falan varsa Demirören’le anlaşın. Gerçi sonunda şirketin ve kendinizin varlıklarının en az 10 katı civarında ceza ödersiniz ama işi(nizi) hızlı bitirir.

Trabzonspor’un da kafası karışıktı. Önce Avrupa ligine gitti. Sonra Şampiyonlar Ligine devam etti. Sonra tekrar Avrupa Liginde devam etti. Geçen senenin şampiyonu olacaklar mı, şampiyonluk kupasını alacaklar mı iyice çorba oldu. Fenerbahçeyle büyük bir kapışma yaşadılar. Zaten Trabzondaki son iki maçta gördük ki, durumlar vahim. Geçen sene şampiyonluk kovalayan takım çok zayıfladı. Nedendir bilinmez?

Türkiye Futbol Federasyonuna gelsem mi gelmesem mi tereddütteyim. Herkesin bildiklerini ve defalarca yazdıklarımı bir daha yazmak istemiyorum. Ama gerek Mehmet Ali Aydınlar gerekse de Yıldırım Demirören nasıl yönetilemez, nasıl çarşafa dolanılır konusunda kitap yazılacak kadar iş yaptılar veya yapmadılar. Üniversitelerde derse değilse de mesela “yönetim ve organizasyon” dersinde bir konu olarak işlenebilir, hakkında tez yazılabilir. Öyle berbat işler yaptılar.

Adamlar “şike sahaya yansımadı” diye bir şey uydurdular yahu. Merak ediyorum bu nasıl oluyor? Futbolcuyla konuşuluyor, reddedilmeyen tapeler var, ve maç o konuşmalarda istenen şekliyle sonuçlanıyor. Bunun nesi sahaya yansımamış yahu. Ayrıca sahada şike yapılıp yapılmadığını daha önce böyle şeyler yaşamış, bu işin kurtları ile şike yapanlardan başka kimse maçı izleyerek çözemez. Ben size 35-0 biten maçta yenen bütün golleri “futbolda böyle şeyler var” klişe dosyanın altına kaydedebilirim. O kadar basit ki. Bu yüzden, şikeyi sahayla ilişkilendirmeye çalışmaksızın, bütün girişimlerin şike olarak cezalandırılması şarttır. Bunu ben de kafama göre söylemiyorum ki, bütün dünya böyle kabul ediyor. Ceza sahası içinde çelme takmaya teşebbüs de penaltıdır gençler, ama bizim hakemler nasıl o penaltıyı çalamıyorsa, yöneticilerimizde bu cezayı veremiyor.

Bir gün başka şey söylediler, diğer gün başka. Fenerbahçe yöneticileri de aynı şekilde. 58 değişsin, yok değişmesin sonra yeniden değişsin. CAS davası namusumuzdur deyip üç ay sonra davayı çektiler. Falan filan. Sonra da Nihat Özdemir çıkmış televizyona taraftarının çıkardığı olaylardan dolayı Galatasaray’ı suçluyor. YUH ! Biliyoruz olmadığını ama azıcık ya çok değil azıcık izan olur insanda be kardeşim. Ne yapmış Galatasaray Yönetimi? Şike gibi futbolun en büyük suçunu işleyenlerin ve kulüplerin cezasız kalmaması için konuyu hep takip etmiş. Hep söyledim yine söylüyorum; Galatasaray Yönetiminin öncelikli hedefi Galatasaray’ın Şampiyonlar Ligine gitmesinin önünün tıkanmaması. Şike mevzusunun içerideki yansımaları konusunda çok ısrarcı değiller. Mesela Fenerbahçe’nin küme düşürülmesi Galatasaray’ın da ekonomik olarak zorda kalmasına sebep olabilir. Galatasaray’da parayı yöneten adamlar bu konuya biraz da böyle bakıyor. Gerçi yönetim içinde de bu konuda fikir ayrılığı var sanırım ve Galatasaray’da son sözü başkan söyler. Ama artık ilk başlardaki gibi “bu ateş üfleyerek sönmez” demiyor, diyemiyor. Nitekim ateşi bırak, futbolun içinde bomba patladı.

Gelelim sezonunun finaline. Play-off’ta ASY Arenada hiç maç kazanamadık. Trabzon ve beşiktaş’la berabere kaldık Fenerbahçe’ye yenildik. Maçların sonunda binlerce Galatasaraylı 1950 Dünya Kupası finalindeki Brezilya-Uruguay maçını andırır şekilde tribünlerde çöktü kaldı. Kimse eve geri dönmek istemiyordu. Hele ki Fenerbahçe yenilgisi. Tek kaleden öte bir maç oynanmış ama yenilmişti takım.

Doğrusu Galatasaray taraftarının yıllardır içinde biriken Fenerbahçe’ye karşı kazanamama endişesini gidermek için son hafta bilinçli bir çalışma bile yaptım. Ne kadar işe yaradığı tartışılır, yeterince sahaya yansımamış olabilir tabii. Ama hem geçen sene 0-0 bu sene 2-2 biten Fener deplasmanları eski yıllara oranla Galatasaraylılara biraz daha güven veriyordu. Öyle ya, bu sezon üç maç oynanmış istenilen ve hak edilen sonuçlar alınama da Galatasaray üçünde de sahayı Fenerbahçe’ye dar etmişti. Bu takıma güvenmek için elimizde yeterli bilgi vardı.

Ve Şampiyonluk Kupasını Kadıköy’de alma ihtimalinin büyüsü. Öyle motive ediciydi ki. Nitekim takım büyük oynadı o gün. Bütün oyunu kontrolü altında tuttu, Fenerbahçe seyircisinin hakem ve kendi üzerinde baskı kurmasına izin vermedi, tansiyonun yükselmemesini sağladı. Sonunda Galatasaray tereyağdan kıl çeker gibi Şükrü Saraçoğlu’nda Şampiyon oldu.

Sonrası rezalet. Bu sezon alışıldığı şekilde Fenerbahçe taraftarı olay çıkardı. Mahkeme önüne gidiyorlar, istedikleri sonuç çıkmıyor ortalığı karışıtırıyorlar, stada geliyorlar istediklerini alamayınca her yere, her şeye saldırıyorlar. Fenerbahçelileri yönlendiren başta FB Yönetimi ve nasıl olduysa kanaat önderi durumuna gelen Ömer Çavuşoğlu, Bedri Baykam, Lube Ayar, Papazın Çayırı, 12numara.org, Ercan Saatçi, Selçuk Yula gibilerin verdikleri gazlar her hafta Fenerlileri gerdikçe gerdi. Kimse kusuruma bakmasın ama bu isimlerin koskoca çınar Fenerbahçe’yi temsil etmelerini ben kabul edemiyorum. Asıl gerçek Fenerbahçelilerin ortaya çıkmaları lazımdı ama ne demişler “kötü para iyi parayı kovar”.

GALATASARAY taraftarıyla, yönetimiyle, teknik kadrosuyla, futbolcularıyla ve yardımcı olan diğer bütün faktörleriyle ŞAMPİYON’luğu sonuna kadar hak etti. Muhteşem bir törenle de kutladık ASY Arena’da. Bundan sonra Avrupa’da başarı için çalışmak gerek.

SAKİN OL GALATASARAYLI, HAYAT DA SENİN ŞAMPİYONLUK DA….

 

Share

 

 

Şike yüzünden sallanan Türk Futbolunun ekonomik kurtarma operasyonu sebebiyle gerçekleşen Süper ama hem de SüpSüper 95 oktanlı finali oynandı bu gece.

Şansal’a sorarsan LigTV’nin değil TFF’nin projesiydi play-off. Yavrum, bu memlekette herkes bu üçkağıdını yiyecek kadar salak değil, sen TFF’yi “Feneri düşürürseniz veremem lan o kadar para” dersen onlar da bir yol bulur elbette. Haaa, bu tüyoyu senin LigTV’nin vermediğini yememizi sanıyorsan, diğerleri gibi bunu da yemeyiz. Sen hala Ömer Güvenç’i çalıştırmaya devam ediyorsun, Loran’ı izinli gösteriyorsun ya, kupa biraz da senin hakkın, sapı yani. Bu kadar salladım, ama ticari olarak mikro düzeyde (1 yılı düşünerek) hak vermediğimi sanma, ama sen kocaman adamsın, makro düşünmen lazım.

Şampiyonluk konusuna gelmeden maça gelelim. Fenerbahçe tahmin ettiğimden iyi oynadı. Daha önde oynamaya çalıştı, topa daha çok sahip olmaya çalıştı. Galatasaray ise bu sezon ki karakterinin tersine topa sahip olma konusunda sıkıntı yaşadı. Pollyanna taraftar olduğum için sebeplerini bulmakta elbette zorlanmıyorum. Ligin finalini deplasmanda oynamak sebeplerden biri. Kaldı ki ilk play-off maçında da Galatasaray Beşiktaş karşısında benzer hatta çok daha mahkum bir futbol oynamıştı. Beşiktaş maçını deplasmanda 2-0 kazanmıştık. İşin ilginç tarafı Beşiktaş çok daha fazla pozisyon bulmuştu. Madem konu Beşiktaş’a geldi, oradan devam edeyim. Eğer Beşiktaş kadroyu bozmaz ve zekice eklemeler yaparsa seneye büyük iş yapar. Neyse, bana ne Beşiktaş’tan.

Maç öncesi belliydi ki, Fenerbahçe kazanmak zorunda, Galatasaray’a beraberlik yetiyor. Doğrusu ben maçın böyle oynanacağını düşünmüyordum. Galatasaray topa sahip olup, Fenerbahçe’ye şans tanımaz sanıyordum. Gelgelim maç Fenerbahçe’nin kontrolünde başladı, öyle de bitti gibi gözüküyor.

Çok acayip bir durum. Son maçın istatistiklerini görmedim ama bundan önce oynanan Galatasaray-Fenerbahçe maçları gibi olmadığına kalıbımı basarım. Öncekilerde kaleye şut, korner, topa sahip olma gibi istatistiklerde Galatasaray çok ciddi farkla öndeydi. Volkan Demirel’in bu gece kurtarışı yok yahu. Diğer taraftan bakarsak, Muslera’nın da sanırım sadece bir tane kurtarışı var, Fenerin de pozisyonu da yok.

Maçın ilk devresinde Elmander sakatlandı. Galatasaray için çok önemli bir adam, Fatih Hoca da bekledi zaten, oynar mı diye. Sonradan ortaya çıktı ki Elmander’de çatlak varmış, adam o haliyle oynamaya gayret etti. Olmadı, Elmander çıktı Baros girdi. Baros demişken, artık üst düzey futbol oynamak için yeterli değil. Kuvveti yetmiyor çünkü. Zamanında Aydın’a Baros olmasını önermiştim, Aydın’ın haberi bile olmadı. http://www.captano.net/2009/12/aydin-yilmaz-milan-baros/ . Baros nasıl bir karakterde olduğunu gösterdi. Orta sahada topu göğsüyle aldı, (başına bir sıfat koymak istemediğim) hakem elle aldı diye düdük çaldı. Ama asıl önemlisi Ujfalusi kırmızı kartla atıldıktan sonra Fatih Hoca Baros’u çıkarıp Zan’ı almak istedi. Baros sakatlanmıştı, kalktı, kendisinin numarasını gördü ve görmezden geldi. Mümkün olan en uzak noktaya doğru koştu. Volkan itiraz etti sarı kart gördü. Cüneyt numarayı yemedi Baros da sarı kart gördü. Mevzu budur işte.  Başka biri olsa “ben mi, hassiktir” diye hocasına tepki gösterir. Ama Baros kart görse bile takımını düşünerek hareket etti. Gelecek sene takımda olmayabilir, takım için yeterli olmayabilir ama takımı için yaptıklarını ben unutmayacağım Teşekkürler Baros.

Galatasaray takımı topu rakibe verip, kontra yapmak nasıl olur sanırım herkese gösterdi. ASY Arenada 2-1 Fenerbahçe’nin kazandığı maçta hani çok bilenler taktik başarı demişlerdi ben şiddetle itiraz etmiştim ya, hah bu hafta sonu Metin Tekin de aynısını söyledi. Galatasaray Fenerbahçe’yi ceza sahasına itmişti. Fakat son maçta Galatasaray yeteri kadar kontra yapıp (kaldı ki Galatasaray’ın kontraya yatkın futbolcusu yok) rakibine pozisyon vermeyerek kapanma taktiğini uygulamalı gösterdi. Maçtan önce “sakin olunmalı, topa sahip olunmalı, Aslanlar saldırın diye gaz vermemek lazım” demiştim (twitter’da şahitlerim var). Topa sahip olma dışında takım hepsini yaptı. Ben dahil bir çok kişi Galatasaray’ın kontrollü oynayabileceğini düşünmüyordu. Takım Kadıköy deplasmanında bize kapağı taktı, çok üzüldüm bu kapakla(hahahahaha, inanan vardır di mi).

Bu maç bir prova sayılabilir. Seneye Şampiyonlar Ligi’nde deplasmanda oynayacağımız futbolun provası. Çok kaliteli eklemeler dışında kadronun çok fazla değişeceğini sanmıyorum. Fatih Hoca da takımın başında kalacağına göre Avrupa deplasmanlarında nasıl oynayacağımızı biliyoruz artık.

Basketbol deyimiyle normal sezonu lider bitiren Galatasaray play-off sonunda da Şampiyon oldu. Türk Futbol tarihinde bir ilke daha imza attı sanırım Galatasaray. Fenerbahçelilere kalsa (bunu demek akıllarına gelmiyor, ben yardımcı olayım) yarım basketle şampiyonuz. Eh play-off gibi bir basketboldan alıştığımız bir işe de basketbol terimiyle açıklamak yakışır.

Bir Galatasaraylı için Fenerbahçe’nin stadında Şampiyon olmak, Kupayı o stada almak paha biçilemez. Yaşanan sıkıntılar bu yazının konusu değil. Şampiyonluk yazısı ve sezon değerlendirmesi daha sonra.

SAKİN OL GALATASARAYLI, HAYAT DA SENİN ŞAMPİYONLUK DA….

 

Share

 

(cezalı Fatih Terim)

 

Aman da aman Galatasaray-Beşiktaş maçı 2-2 bitmiş, ne kadar müthiş. Acaba böyle düşünen Beşiktaşlı bile var mı? Bu maçlardan sıkılmayan kimse var mı? Vardır tabii futbolu takım tutmadan izlemeyi becerebilenler ile Fenerbahçeliler zevkle izliyordur sadece. Gerçi bir adam futbolu takım tutmadan, sadece futbol için izliyorsa neden Türkiye Ligini izler onu da anlamam. Bize bakmayın, biz taraftarız. Sahadaki futbol berbat da olsa, saha dışında bir dolu pislik olsa da, taraftarız mecbur izliyoruz. Gerçi ben yakında bırakırım, bırakmaya çok yaklaştım. Bir de şu Fener maçları bitse de sigarayı bıraksam.

ASY Arenada bence dengeli bir maç oldu. Orta sahasız, topu kazananın pas yapmaya çalıştığı, topu kaptıranın kendi sahasına çekildiği bir maç. Beşiktaş zaten böyle oynuyor da, Galatasaray golü de erken bulunca Beşiktaş’a ayak uydurdu. Hele devreyi 2-0 önde bitirince ikinci yarı oyunun kontrolünü Beşiktaş’a bıraktı. Beşiktaş’ta Ernst Fener maçındaki gibi sadece savunma görevi yapmayınca ilk topları çıkarmada Fernandes’e yardımcı, o çıkınca bu rolü tek başına üstlendi ve başarılı da oldu.

Beşiktaş’ta öne çıkan diğer adam Egemen’di. O kadar az kafa topu verdi ki. Baros da, Elmander de etkisiz kaldı Egemen karşısında. Bütün bunlara rağmen oyunun son 10 dakikasına kadar etkili olamadı, pozisyon bulamadı.

Galatasaray’ın konsantrasyon sorunu son 10 maçtır falan sürüyor. Kadıköyde berabere biten Fener maçından sonra, hesaplayın siz artık. Bugün de böyle bir maçtı. 2-0’dan sonra hele ikinci devre oyun rölantideyken kolay pozisyonlar da bulunca rehavet arttı. Yardımlaşma azaldı. Savunma ve orta sahada kademe anlayışı bozuldu.

Özellikle Balta Quaresma’yla yalnız kalmaya başladı. Q7’nin kestiği etkili ortalarda savunma Pektemek, Holosko ve Almeida paylaşımı konusunda sıkıntı yaşamaya başladı. Bunun en önemli sebebi kademeye girmesi gereken Eboue’nin kaçak güreşmesi oldu. Tehlike yaratan ama gol olmayan önceki pozisyonlarda savunmayla tartıştıklarını da gördük.

Yediğimiz goller bağıra bağıra geldi. İşte Galatasaray kadrosunun en büyük eksikliği böyle durumlarda ortaya çıkıyor. İleride top saklayacak forvetimiz yok. Top duvar tenisi gibi hep tekrar üstümüze geldi. Kontratakları iyi değerlendirip gol sayısını artıramayınca işler iyice zorlaşıyor.

Eh, Beşiktaşla ASY Arenada oynadığımız son iki maçta iki stoperimiz kendi kalesine gol attı, enteresan. Bazen böyle aptalca tesadüfler oluyor.

Galatasaray takımı yorgun. Aslında fiziksel olarak değil ama mental olarak yorgun. Mental yorgunluk her harekete, her şeye sirayet ediyor.

Kolay değil ki. Galatasaray tenisteki gibi 3 kez maç sayısı için servis kullandı. Birinde ilk seti aldı, normal sezonu lider bitirdi. Sonra içerdeki Fener maçında oyunu Fenerbahçe aldı. Bugün de şampiyonluk ihtimali vardı ama Fener Trabzon’da kazanınca bu serviste boşa gitti.

Haftaya ligin tie break’i var. Kazanan şampiyon. Galatasaray’ın küçük de olsa bir avantajı var puan olarak ama böyle bakarsak servisi de Fenerbahçe atıyor.

Haftaya her şey olabilir. Galatasaray takımını cehenneme benzer bir atmosfer bekleyecektir. Her şey normalken bile ortalığı cehenneme çeviren, hocanın, topçunun, hakemin kafasını yarmaktan çekinmeyen Fenerlileri haftaya kimse tutamaz. Necip Türk Medyası da yardım olacaktır kendilerine. Ama eğer gerçekten sağduyuları varsa tansiyonu yükseltmeden, centilmenlik çağrıları yaparlar.

Benim umurumda değil. Merak etmeyin Galatasaraylı futbolcuların da umurlarında olmaz. Ne yapacaklar yani, ne yapabilirler ki? Sahaya girip boğazlarını mı kesecekler. En fazla ellerindekileri topçuya fırlatırlar.

Bugün Trabzon-Fener maçında yaşananları görmedim ama Fener takımının nasıl oynadığını tahmin ediyorum. Son derece soğukkanlı oynamışlardır. Zaten Fenerbahçe Trabzonspor’dan iyi takım. Gerginlikte sakin kaldıklarında, kazanmaları gayet normal. Fener takımları bunu çok iyi yapar, yıllardır. Oyuncu, hoca, yönetim değişse bile bu değişmez. Önce ortamı gererler, kendilerine saldırılmasını sağlarlar, sonra hiçbir şey yokmuş gibi, çok soğukkanlı maçı oynarlar. Futbol, basketbol, voleybol fark etmez. Bunlar bunu hep becerebilmişlerdir.

İşte haftaya Galatasaray takımının da yapması gereken budur. Sahada Galatasaray takımı Fenerbahçe’den çok çok üstün. Hem takım olarak hem bireysel olarak. Bunu en son ASY Arenada 2-1 kaybettiğimiz maçta gördük. Galatasaray Feneri ezdi ama maçı Fener aldı. Öyle şeyler olur. Fatih Hoca 1-1’den sonra frene bassa ben bu yazıyı yazamazdım, Beyoğlunda şampiyonluk rakısı içiyor olurdum. Ogün maç yazısında da yazdığım gibi Fatih Hoca kendine ve takımına ihanet etmiş olurdu. O maçtaki maç sayısını kullanamamıştık, şimdi deuce oldu yeniden. Tie break setinde sinirlerine hakim olan kazanır.

Galatasaray takımında tahriklerden etkilenip de dengesi bozulacak adam yok bu sezon. Ne Bayrampaşa delikanlısı Arda, ne Adanalı Hasan Şaş var. Melo hiç de sanıldığı gibi tahrik edilebilecek biri değil.

Bir de unutmamak lazım, Galatasaray bu tip finalleri hep iyi oynamıştır. Nerede olursa olsun.

Ben Galatasaray takımına güveniyorum. Allah aşkına sen de güven Galatasaraylı. Fenerliler son 2-1 kazandıkları maçtan sonra bile “belliydi öyle olacağı” diyorlar. Allah aşkına nesi belliydi yahu, en az 5 yemeleri gereken maçı aldılar. Çünkü adamlar ne olursa olsun takımlarına öyle güveniyorlar ki. Sen içinde kimseye söylemesen de endişe taşıyorsun, adam kimseye söylemese de güveniyor. Aradaki farkı anla artık. Bu takım Fenerbahçeyi oynadığı bütün maçlarda ezdi bak ezdi, parça parça etti. Fenerliler hatim indirdi bütün maçlarda. Artık sen de şu takıma koşulsuz, şartsız güven. Geçen sene ne haldeydik şimdi ne haldeyiz. Bu takım bu şampiyonluğu alır. Yeter ki sen kalpten güven Galatasaraylı.

Share

 

(Karşılıklı ve Milli Takımda birlikte çok oynadılar. Kaptandılar)

 

Süper Final de kime süper? Final her zaman final midir? Hangi Süper Final? TFF’nin Süper Finali mi, UEFA’nın Süper Finali mi? Burada soruları ben sorarım !

Kim sorarsa sorsun cevabı yok ki. Adam TFF’ye başkan oluyor Galatasaray taraftarı yürüyüş yapıyor adamın açtığı iş merkezi kepenk kapatıyor. Bu ne lan. Hani terör örgütü tehdit etti diye kepenk indiren esnafa kızıyorduk. Burada tehdit yok, terör örgütü hiç yok. Ama demek ki bir korku, gerizekalıca bir şeyler var.

Neyse ya, vallahi çok sıkıldım bu işlerden. Maça geçelim.

Bu sezon Galatasaray’ın en zorlandığı takım Trabzonspor ama ASY Arenada. Deplasmanda çok kolay kazanıyor takım ama içeride 2 maçtır berabere bitiyor. Bunun Fenerbahçe balıyla ilgisi yok. Tamamen oyuncu çeşitliliği ve takım farklılığıyla ilgisi var. 1-1 biten maçta da yazmıştım (meraklısı baksın ukalalığı yapmayacağım, bu siteyi zaten bunu akıl edecek insanlar takip ediyordur, link de vermiyorum lan). Trabzonspor’da top taşıyan adam sayısı fazla. Bu maçta ilk maça göre sadece Volkan Şen yoktu, Alanzinho, Colman, Olcan. Bu adamlar kontrada tehlikeli adamlar. Nitekim kapanıp kontra nasıl yapılır gösterdiler. Galatasaray’ı yenen Fenerbahçe için çok iyi taktik diyen futboldan bihaber bazı aklı evvellerin bu maçtan sonra Trabzonspor baskılı oynadı ve tek kale oynadı demesini bekliyorum. Zira kendileriyle çelişmek istemiyorlarsa böyle yazmaları lazım. Gerçi yemin etseler başları ağrımaz. İkinci devrenin ilk 5 (yazıyla beş) dakikasında Trabzonspor pas yaparak topa sahip oldu. Ama kendi sahalarıyla Galatasaray sahasının 20’şer metrelerinde. Aritmetik beni yanıltmıyorsa 40 metrelik bir ölçüde. İşte bu kadar. Dikkatlerden kaçmasın, Trabzon’un kontralarını başarılı buldum.

Yalancı olmadığım için, ben söylemiştim demeyi severim. Sezon başında da söylemiştim, iyi takımlar ASY Arenada kapandıklarında zorlanıyoruz. Trabzonspor bu takımların en iyi örneği. Bu takımlara kornerden, frikikten gol yaparsan çözülebilirler. Atamazsan Allah yardımcın olsun.

İçerde Trabzonsporla berabere kalmak şaşılacak bir sonuç değil. Ve fakat algı başka. Şampiyonluktan önceki sondan üçüncü maç, yani zaman daralmış durumda. Takım belki sahaya çıkarken böyle bir baskı hissetmiyor, kendisine güveniyor ama taraftar takım gibi değil ki. Taraftar amk 3 maç kaldı, yenmemiz lazım diyor. Güzel ve normal. Ama sıkıntı şurada; taraftar hiç pas hatası yapılmasın, kaleye vurulan her top gol olsun, her pas en doğru yere atılsın(kendi gördüğü), asla çalım yenmesin, rakip hiç şut atmasın, ibne hakem hiç yanlış karar vermesin istiyor. Ama öyle böyle istemek değil, tutkuyla, coşkuyla istiyor. Ben istemiyor muyum? Kazanmak dışındaki soruların bana sorulmasını hakaret kabul ederim. Beni biliyorsunuz, topçuya küfretmem, hakemi anlamaya çalışırım. Böyle şeyleri ince ince düşünen manyağın tekiyim işte.

Gelgelelim, böyle şartlanmış taraftar, topçu topu aldığında “hurrraaaaaaa, yürrrüüüüüüüüü” gibi sanki Veliefendi’deymişcesine sesler çıkarıyor. Sanki altılının son yarışı koşuluyor amk. Lan bi sakin olun, daha dakika 28 (mesela). İş böyle olunca takımda başlıyor bir telaş. Var ya bunu kimse önleyemez. Fatih Hoca bile önleyemez diyeyim siz pay biçin artık.

Maç böyle harala güreleyle bitti. Galatasaray yine baskılı oynadı, yine pozisyonlar buldu. Ama asla bi Fenerbahçe maçı gibi değildi(bi Alex değil’e bağlayamadım). Trabzonspor Fenerbahçe kadar ezilmedi. Ama 1 puan aldı, halbuki Fener 3 puan almıştı.

Artık bu maçlardan da sıkıldım. Memleketin icadı olan derbilerin (malum hepsi aynı şehrin takımı değiller) dediğin, yani 4 büyüklerin kendi aralarında oynadığı maçların bir farklılığı vardı. Ayrı bir heyecan olurdu. Topçu o maçta oynayabilmek için cezalarını ayarlardı, taraftar gerek bıçakları bileme, gerek koreografi yapmak olsun meşrebine göre hazırlanırdı. Hakem denen zerzevat da yine meşrebine göre ya kimse ceza almasın diye eyyam üstüne eyyam yapar ya da bir takımı doğrardı. Ama derbi ateşine hepsi görmezden gelinirdi. Şimdi ne oluyor, her şey çorba. Neden? TFF play-off denen dandik şeyi başımıza kaktığı için. Premier League’deki Boxing Day gibi bir şey. (twitter’ı ve takipçilerimi seviyorum)

Ama madem bu dandik maçlar var oynanacak. Tolga Özkalfa. Hiç kıvırmaya gerek yok. Kötü bir hakem. Ama bu akşam kötüden başkaydı. Okuyan Fenerliler varsa hoşlarına gitsin; Selçuk İnan’ı atamadı. Hoşlandınız mı? İyi de yavrum Trabzon’dan atmadıkları, avantaj uygulamaları, faulleri Trabzon’a çalmaları, onları ne yapıcaz? Lan ne oldu, Trabzon en büyük düşmanınızdı son 10 aydır, şimdi kanka mı oldunuz? Hafta sonu Trabzon çakınca ağlamayın, sakın görmeyeyim.

Hem nalına hem mıhına devam edelim. Trabzon bize direnmiş, beraberliğe oynamış, Fenerlilerin gazına gelmiş. Yani? Ne yapsalardı, yatsalardı mı? Düzeltme yaparak başlayayım; Trabzon beraberliğe falan gelmemişti. Kapanıp kontradan gol bulurum maçı kazanırım peşine düşmüştü. Tam istedikleri yapamadılar belki ama bunu net gördüm. Şenol Güneş’in takımı bu niyetini gösterdi. Aykut Kocaman’ın kendisinin bile hala anlamadığı galibiyetle ilgisi yoktu. Bilinç bir tercihti. Ne sandınız lan, Galatasaray’a karşı ASY Arenada hücum mu oynayacaktı? Seneye inşallah bir aksilik olmazsa, anlı şanlı Şampiyonlar Ligi takımlarının ASY Arenada böyle oynadıklarını göreceksiniz.

Geçen hafta “veda gibi” diye bir yazı yazmıştım. Yaşadığımız günler beni hakikaten Türk Futbolundan iyice soğuttu. Artık saha dışındaki şeyleri konuşmaktan nefret ediyorum. Fatih Terim’in söylediği gibi “konuşulacak çok şey var” ama bahsetmek istemiyorum. Bu takımın olan bunca şeyden etkilenmemesi mümkün değil. Taraftarın dallama kesimine empati desen İtalyan yemeği sanabilir ya da küfür ediyorsun sanıp tekme tokat dalabilir. Ama bu insanları anlamak lazım. Memleketin genleri gereği Fenerbahçe her türlü pisliğine rağmen, her şeyin ortaya çıkmasına rağmen kenetlendiler. Galatasaray ise neredeyse özür dileyecek kıvama getirildi.

Bunlar yine de anlamaz ama tek çare var;

Tek yol : Kadıköy’de Feneri yenmek.

 

Share

 

 

Türkçemizdeki güzel sözlerden biridir. Yüzsüz ve utanmazlar bu sözdeki “güçlü” lafını severler de “suçlu” kısmının üstünü örtmeye çalışırlar. Ama yine de ne olursa olsun güçlü olmakla övünürler. Kanun, kural, ahlak tanımazlıktan rahatsız olmazlar.

Genellikle, gücü elinde bulunduran herkes, her kurum bu yolda ilerlemiştir memlekette.

Bir suç olduğunda, eğer güçlü taraftalarsa sorumlu kişilerin istifa ettiğini veya ceza aldığını göremezsiniz. Mesela trenler devrilir, insanlar ölür bakan sanki kendisiyle ilgisi yokmuş gibi davranır. Mesela belediyede yolsuzluk bulunur belediye başkanı çalışma arkadaşlarını kurban verir, kendi koltuktan ayrılmayı düşünmez bile. Ve işin acıklı tarafı suçüstü bile yapılmış olsa aradan aylar geçince verilen bilirkişi, polis raporu, tanık ifadesi gibi her done bu adamları suçsuz gösterir.

Ya da bürokrat ve şehrin ileri gelenlerinden oluşan bir ordu küçücük bir kızın aylarca ırzına geçer. Raporlar gelir, o küçücük kız çocuğunun kendi isteğiyle ilişkiye girdiği yazar.

70 yaşında bir gazetecinin küçük kızları taciz ettiği ortaya çıkar, tacizci yeteri kadar ceza almaz. Ya da tarihin en büyük yolsuzluklarından biri yapılır, kendilerine para verenlerin gözlerindeki Fener söner ama bu işe bulaşanların hepsi serbest kalır.

Gelgelelim bir öğrenci yumurta atar ya da hakaret, küfür içermeyen pankart açar aylarca içeride kalır. Ya da gazeteci bir kitap yazar, piyasaya çıkmadan içeri atılır, aylarca içeride kalır.

Ya da zengin bir ailenin çocuğu sevgilisini testereyle keserek öldürür, kendisini kurtarmak için türlü çeşitli numaralar çekilir.

Ya da bir otel dolusu aydın yakılarak öldürülür, sanıkların bir kısmı zaman aşımından yırtar.

Bu örneklerin hepsinde vicdanı olan, aklı başında olan insanlar isyan eder.

Bunlar neden olur? Çünkü gücü elinde bulunduranlar öyle ister. Kamu vicdanında suçlu olduklarını herkes bilir ama onlar ellerini kollarını sallaya ortalıkta dolaşırlar. Hem suçlu, hem güçlü.

Fenerbahçeliler içinde yukarıda yazdığım bütün örnekleri herkesten ateşli eleştirenler var. Hem de nasıl. Fakat işin içinde Fener olunca bu arkadaşların kafaları gidiyor, bir algılama körlüğü geliyor. Çünkü Fenerbahçe kurtarılmak isteniyor. Yaptıklarının çifte standart olduğunu, çifte standardın en büyük ahlaksızlık olduğunu unutuyorlar.

Şike soruşturmasında yaşananları tek tek yazmayacağım. Gerçi Fenerli yöneticiler ve Fenerin sanal alemdeki goygoycuları bütün yaşananları çarpıtarak yansıtıyor ama şimdi bu detaya girmenin sırası değil. Sadece Mehmet Ali Aydınlar’ın Ali Koç’a söylediği “yukarıda Allah var” sözü yeter.

Bu kadar şeye rağmen Fenerbahçe ceza almazsa, buna onay veren hiç bir Fenerbahçeli bana gelip herhangi bir konuda haktan, adaletten, dürüstlükten, ahlaktan bahsetmesin. Ne hükümetten, ne medyadan, ne hakemlerden, ne rakiplerden, ne UEFA’dan, ne dersten geçirmeyen hocadan, ne zam yapmayan patrondan, ne de hayatta başlarına gelecek herhangi bir haksızlıktan şikayet etmesin. Asla kaale almayacağım. Eğer kendilerinden güçlü biri tarafından haksızca eziliyorlarsa asla yardımcı olmayacağım.

Ve artık Galatasaray dışında Türk Futboluyla ilgili kalem oynatmaya gerek kalmayacak gibi görünüyor. Umarım tersi olur, zorla da olsa, istemeye istemeye de olsa hak yerini bulur.

Kendime Not : Sakin Ol, Hayat Senin

Share

 

 

 

Kısacık bir süre sizi maçın öncesine götüreyim. Bir çok Galatasaraylı Fenerbahçe’yi yenmenin kendilerine yetmeyeceğini, rencide etmek gerektiğini söylüyor ve istiyordu. Tabii ki farklı skorla kazanarak rencide etmekten bahsediyorlardı. Skor olarak olmadı ama Galatasaray takımı Fenerbahçe takımını sahada rencide etti. Maçı Fenerbahçe kazanmış olmasına rağmen.

Maç başladı Galatasaray topu aldı, bir daha da Fenerbahçe’ye vermedi. Kalite olarak değilse de, görünüm olarak Barcelona’nın herhangi bir maçı gibi başladı ve bitti maç.

Fenerbahçe 17. dakika mıydı golü buldu. Alex’in alışılmış akıl dolu pası, Galatasaray savunmasındaki kadame hatası ve 0-1. Sonrasında yine sahada tek başına Galatasaray vardı. Bu takım bugüne kadar başka maçlarda kaybetti ama böylesini hiç kaybetmemişti.

Örneğin kupada Sivas’a yenildik ASY Arenada. Ama o maçta ikinci devrenin ilk 15-20 dakikasında Sivas topa sahip olmuş, pas yapmıştı. Fenerbahçe bunu bile yapamadı. Yapmadı, gerek görmedi diyen aklı evveller illa ki olacaktır, onlara altı pastan gol olmayan pozisyonları da sorun, ne cevap verecekler çok merak ediyorum.

Galatasaray’ın yediği gollerde hata var mı, var. Semih ve Ujfa’nın ikinci golde, yine Semih ve Baytar’ın ilk golde hataları var. Aslında bunları yazmama bile gerek yok ama, hatırlatayım diye yazıyorum. Bu takımın 2 tane hata yapmaya hakkı var. Fenerbahçe savunmasını ve Galatasaray’ın girdiği pozisyonları düşünsenize. Fener savunmasının ne kadar berbat olduğunu anlayın ve lütfen Galatasaray savunmasında yapılan hatalara karşı anlayışlı olun.

Maçla ilgili teknik meknik yazacak pek bir şey yok. Fenerbahçe takımı Galatasaray’a hiçbir şekilde sahada cevap veremedi. Ama pardon, Aykut Kocaman yaptığı iki oyuncu değişikliğiyle maçı aldı(yersen). Bienvenü pası verdi Stoch golü attı. Daha önce de söyledim. Fenerbahçe Aykut Kocaman’la ömür boyu sözleşme imzalasın, lütfen.

Galatasaray bu maça çıkarken Fenerbahçe’nin 5 puan önündeydi. Lig içindeki 9 puan muhabbetini geçelim artık, çünkü TFF kucağımıza böyle bir garabet bıraktı ve biz de maçlara gitmeye devam ediyoruz, demek ki kabul etmişiz. Neyse, bu maç berabere bitse puan farkı yine 5 kalacak ve Galatasaray yine çok avantajlı olacaktı. Akıl, mantık gibi hiç Türk olmayan yaklaşımlarla bakınca 1-1’den sonra Galatasaray frene basabilirdi. Ama Fatih Terim’i Fatih Terim yapan böyle bir yaklaşım değil ki. Hoca bugüne kadar ne yaptıysa saldıran takımlar yarattığı için yaptı. Rakibini köşeye sıkıştırmış bir boksöre artık bırak denmez. İşin sonunda nakavt olsa bile. Ayrıca Fatih Hoca frene basmak istese bile bu akşam bu takım frene basmazdı.

Maç sonu istatistiklere baktım da, hakikaten Fenerbahçe için en üstte yazan skor dışında utanç tablosu. Korner yok, topa sahip olma 39, Galatasaray’ın neredeyse yarısı kadar pas, kaleye atılan şutlar 28’e 5 falan filan diye gidiyor. Hani yazının başındaki rencide etme mevzusu var ya, hah işte bu tablo o. Böyle bir fark olabilir mi yahu. Galatasaray sahada Fenerbahçe’yi rencide etmiştir, net. Sadece istatistiki açıdan değil. Galatasaray hücum yapıyor Fener savunması çıkarıyor. Normal bir takım çıkardığı toplarla kontra yapar. Ama Galatasaray basıyor ve tekrar hücum yapıyor. Bu defalarca tekrar ediyor. Beraberlik golünü anons edilene kadar geçen sürede Galatasaray altı pastan 3 tane pozisyona giriyor.

Fenerbahçeliler sevinecekler tabii ki, Galatasaray’ı yenmiş olmak kesinlikle çok güzel olmalı hem de deplasmanda. Ama azıcık zeka, sağduyu, futbol bilgileri varsa bu tabloyu iyi incelesinler. Çünkü bu tablo gelecek kötü günlerin habercisi kendileri için. Ya da bana ne yahu, ne halleri varsa görsünler. Zaten bunların hepsi komplo değil mi, hep cemaatin işleri.

Allah hepinize Fenerbahçe Futbol Takımı şansı versin. (hakaret etmedim yahu, valla sizin için iyi bir şeyler diledim)

düzeltme: her zaman yapmam ama günah almamak lazım, ilk golde kadame hatası yapanlardan biri Baytar değil Çolakmış.

 

Share
20 Nis

Veda Gibi….

(captano’ya Sabri muamelesi; captano ortaya 3lü çektir tayfaya)

 

Futbol; ilgilenmekten en çok hoşlandığım, bu hayatta en iyi bildiğim şey. Eğer gerçek dünyada ve sanal dünyada beni tanıyan binlerce insan varsa futbol yüzündendir.

Kendimi bildim bileli futbol oynarım, izlerim. 6 yaşındayken yaptığım minyatür kale teke tek turnuva bile aklımda. 70’lerin başlarında bizde televizyon yokken, bir Avrupa kupası maçını pederin müdürü olduğu yurdun kantinindeki tvden maçı izlemek için, üstümde paltom, binanın dışında camdan maçı izlemem de aklımda.

Kaptan, kapo, captano hepsi aynı şey ve hepsi futbol kaptanlığından gelir. 11 yaşımdayken sokaklarda “büyük kaptan”  diye omuzlara alınışımı bilirim.

İlk Galatasaray maçıma 1974’te Bursa’da gitmiştim. Daha önce çok maç izledim ama ilk Galatasaray maçım bu; 6 Ekim 1974 Bursaspor-Galatasaray : 0-2.

20 sezon resmi maça çıktım. Kim bilir kaç maç oynamışımdır. Gittiğim hemen hemen her takımda kaptanlık yaptım.

Çok insan tanıdım, çok az düşman edindim. Sahada olan sahada kalır (her şey değil tabii) nitekim. Şampiyon da oldum, küme de düştüm. Bunları hava atmak için falan yazmıyorum, tanıyanlar bilir. Futbolun benim için ne kadar önemli olduğunu, ne kadar değer verdiğimi ve bana ne kadar değer kattığını anlatmak içindi.

Bundan 8-10 sene öncesine kadar ilgilendiğim diğer konu siyasetti. Gazetelerden, tvlerden takip ettim. Öğrenmek için bir dolu kitap okudum. Sonra bir gün baktım ki; bunların hepsi hikaye. Hele günlük siyaset, bana hiçbir faydası yok aksine beni gerginleştiriyor. Elimde olmayan bir çok şey için tasalanıyorum. Aktif olup bir şeyleri değiştirmeyi deneyeyim dedim, bezirganbaşları kapıları açmadı, dışarıda kaldım.

Haberleri izlemiyorum. Bazen babamlara falan gittiğimde rastlıyorum, aradan aylar, yıllar geçmiş olmasına rağmen hiçbir şeyin değişmediğini görüyorum. Hala aynı kısır çekişmeler, hala aynı ayak oyunları, hala güçlünün güçsüze baskısı. Hep aynı bel altı vuruşlar.

Ve siyasetle ilgilenmeyi bıraktım. Sadece sporla, aslında futbolla ilgilenmeye başladım. Bazen siyasetle ilgilenmediği duyanların şaşıran ve küçük gören bakışlarına, sözlerine muhatap oluyorum. Onlara diyorum ki; siyasetle spor arasında bizim gibi sıradan insanların ilgilenmesi arasında fark yok. Her ikisine de müdahale edemiyoruz, hepimiz hepsinin izleyicisiyiz. Eskiden spor magazin programları vardı televole gibi. Haberler denen şey de tamamen siyasetin magazini.

Siyasetle ya da sporla ilgilenmek tamamen kişinin ilgi alanına bağlı. Biri diğerinden üstün falan değil, birbirimizi kandırmayalım.

Bugünlerde spordan ve futboldan da nefret etmeye başladım. Sahada oynanandan değil, masada, kapalı kapılar arkasında oynanandan.

Siyasetin ayak oyunları aynen futbolun içinde, özellikle bu sene. Hep vardı diyeceksiniz. Elbette vardı. Ama hiç bu kadar utanmazca değildi. Hiç değilse, azıcık da olsa sahadaki oyunun bir etkisi vardı. Artık o da yok.

Bana bunları söyletenler; şike soruşturması ve ırkçılıkla mücadelede Türkiye’nin sınıfta kalması.

Modern dünyada şike soruşturmalarında eldeki çok daha az kanıta rağmen cezalar verildi. Yine modern dünyada eldeki daha az kanıta rağmen ırkçılık cezalandırıldı.

Biz de ise “kim yapmış” diye bir kritere göre değerlendirmeler yapılıyor. Bunlar dandik, muz cumhuriyeti siyasetinin stili.

Hem suçlu hem güçlü diye bir söz var ya, hah işte, ülkenin her konusunda geçerli.

Yıllarca siyasi güç elindeki tüm olanakları kendi çıkarları için kullandı. Kullanılmayan bir tek dönem yok. İstediğiniz Başbakanın, partinin ismini söyleyin sonuç asla değişmez. İsveç miyiz lan biz?

Gelgelelim kendi çıkarı için hareket etmek futbolda hiçbir zaman bu kadar bariz olmamıştı.

Adam büyük bir holdingin (siteye reklam almıyorum) başındayken gidiyor Beşiktaş Kulübü Başkanı oluyor, sonra onu da bırakıp TFF Başkanı oluyor. Hem de ne zaman, ülke futbolunun başının en çok belada olduğu zaman. Kendi kulübünde neyi çözmüş ki(aksine iyice çarşafa dolamış) Türk Futbolunu kurtarmaya soyunuyor. İlk fikirlerinden biri “kimseye ceza vermeyelim, gerekirse Avrupaya gitmeyelim.”

Üstüne ülkenin Başbakanı çıkıp “5 sene Avrupaya gitmesek bir şey olmaz” diyebiliyor. Nasıl denir bu, akıl alıyor mu?

Bir tutturmuşlar marka değeri. Bunlara işletme fakültesinde hızlandırılmış pazarlama dersi aldırmak lazım. Dünyaya satılmayan markanın marka değeri mi olurmuş? Ha, eğer Anadolu kasabalarına gider de çarşıda dolaşırsanız, orada hiç duymadığınız bir sürü soba, el aleti, mutfak robotu markası görürsünüz. Fiyatlarını sorun, şaşırırsınız. Ama bizim ligimiz hem dünyada tanınmayan bir lig hem de fiyatı tavanda.

Ligin devletten başka sponsoru yok yahu. Spor Toto. Bari iddaa(bedava reklam aldım) olsaydı ismi. Lige bu ismi koyanı da pazarlama dersine yazdırmak lazım.

Bu nedir biliyorsunuz değil mi, çok eskilerde kalan, en ucuz Türkün Türke propogandası. Geçmiş siyasetçiler bunun ekmeğini çok yediler. Dış dünyaya kapalı, cebinde 1 doları olanın hapse girdiği bir Türkiye’ydi o. Zaten azıcık olan arabalar için benzin kuyrukları, tüp kuyrukları (ürünle konunun tesadüfü de ilginç), yağ kuyrukları olan, elektriği, suyu düzenli olarak kesilen bir ülkeydi o. Ama artık işler çok değişti. Fakat anlaşılan kafalar değişmemiş. Aferin.

Bütün bunların sonucunda, nasıl yıllar önce siyaseti takip etmeyi bırakmışsam, aynı şekilde Galatasaray’ın Şampiyonluğundan sonra da futbolu, en azından Türk Futbolunu takip etmeyi bırakacağım.

İşin doğrusu, tamamen bırakamam, ben de biliyorum ama hayatımdaki yerini azaltacağım. Gerçekten o kadar bıktım ki.

 

Sakin ol, hayat senin…

Share

 

Hepimiz biliyoruz ve duymaya da sıkıldınız ama bir kez daha söyleyeyim; saçma sapan maçlar oynuyoruz. Örneğin Galatasaray bu akşamki rakibi Beşiktaş’a ligde 22 puan fark atmış ve şampiyonluk mücadelesini beraber veriyoruz. Niye? Puan farkını indirmişler 11’e çünkü. Ama ne oldu,  puan farkı ilk maçta çıktı 14’e. Play-off sonunda ligdeki puan farkı yeniden ve en az aynen oluşur. Sadece Beşiktaş’la değil Galatasaray bütün rakiplerine en az aynı puan farkını play-off sonunda yapar.

Maça Beşiktaş iyi başladı. Fernandes’in liderliğinde Galatasaray’ın üzerine geldiler sanırım en az 10 dakika böyle geçti. Galatasaray orta sahasının devreye girmesi 10. dakikadan sonra oldu ve ilk devre sonuna kadar da oyunu Galatasaray kontrol etti. Fakat iki takımda sanırım eşit sayıda pozisyon buldular. İşin ilginç tarafı bu pozisyonların hiç biri organize ataklarla gelmedi. Beşiktaş Galatasaray savunmasının vurduğu topların önünde kalmasıyla, Galatasaray ise ceza sahası dışından kaleyi yoklayarak.

Derken gol geldi. Kornerden. Galatasaray neredeyse hiç bir korneri direkt kullanmıyor, mutlaka paslaşıyorlar. Buna kızan çok futbolsever var. İyi de kornerde rakibin savunmasını bozacak en akıllıca hareket paslaşarak kullanmaktır. Tabii ki kendi planınızı da kurmuşsanız. Gol geldiğine göre başarılı olunduğu söylenebilir. Sanırım golde Melo ofsayttaydı. Olur öyle, Beşiktaşlılar bu sene içerden çıkardıkları verilmeyen gollere saysınlar bu golü. İlerleyen dakikalarda böyle bir eğilimde olmadıkları görüldü.

İlk 10 dakikadan sonra Galatasaray pas yapmaya başlayıp oyunu Beşiktaş’a dikte edince (hep bu sözü kullanmak istemişimdir, dikte etmek, çok havalı ve entelektüel değil mi?), Beşiktaş’ın kontra yapmaktan başka çaresi kalmadı. İyi de kontralar yaptılar. Fernandes zaten bu takıma fazla, Quaresma Eboue karşısında etkisiz kalınca sonuç alamadılar kontralardan.

İkinci yarı ise oyun 180 derece döndü, bir farkla. Beşiktaş Galatasaray’ı sahasına mahkum ederken Galatasaray ilk yarı Beşiktaş’ın yaptığı etkili kontraları yapamadı. Bunda Melo ve İnan’ın savunmaya çok yakın oynamalarının etkisi oldu. Böyle oyunlardaki diğer seçenek forvetlerin topu ileride tutmalarıdır. Necati ve Elmander ve hatta kenardaki Baros bu tip oyuncular değil. şaşırtıcı olarak bu işi girdikten ve oyuna ısındıktan sonra Aydın yapmaya başladı, daha öncesinde Baytar’ın denemelerini de eklemeyi unutmayalım.

Fişi çeken adam da Aydın oldu. Twitlerden gördüm, bir çok Galatasaraylı “ya ne işi var Aydın’ın yaaa” dedi. Aydın onlara da selam verdi. Bu sene ki katkıyı oynadığı o kadar sezonun toplamında yapmamıştı.

Maçın ilerleyen dakikalarında Beşiktaşlı futbolculara ve taraftarlara cinnet geldi. Sahada her şeye itiraz, tekme-tokat. Tribünde hakeme Galatasaraylı futbolculara küfür. İtirazlar o kadar komik bir hal aldı ki, Tayfur (bak hoca veya Havutçu demek içimden gelmiyor, kendini kabul ettirememiş) görmesi imkansız bir ofsayta bile dakikalarca ve kendini yırtarcasına itiraz etti. Simao, Melo’ya kollarıyla vurup faul çalındığında hakeme birkaç kişi saldırdılar. Zannedersin hakem penlatıyı çalmadı. Muslera’nın çizgiyi geçmeden yetiştiği topa bile deli gibi itiraz ettiler. Asıl komik olan Hilbert’in atıldığı pozisyondu. Hilbert bariz şekilde topu taçtan çevirdi ve bayrak kaldıran yan hakeme topu attı. Bu ne şimdi? Ne yapması gerekiyordu ki yan hocanın, oynaaaaaaa demesi mi lazımdı. Bir adam bu pozisyonda oyundan atılıyorsa kafa gitmiş demektir. Hakem demişken, Quaresma’nın İnan’a uçan tekmesine sarı kart gösteren bir hakemden bahsediyorum.

Gelelim dünyaca meşhur Beşiktaş taraftarına. Oyunun sonlarında sahaya giren girene. Kimi hakeme saldırmaya kimisi Galatasaraylı oyunculara saldırmaya çalıştı. Ve adamların tribünden salyalarının aktıklarını gördük. Bu neyin kafası acaba. Eboue taç atmaya geldiğinde kafasına eline geçen şeyi atınca adam bunu yok mu sayacak. Gözleri o kadar dönmüştü ki, kameramanın sırtına kocaman bir şey attılar yahu.

Beşiktaş takımı ve taraftarı en son 2004’teki meşhur Samsun maçında böyle delirmişti. O maçta da bu kadar delirecek bir şey yoktu, bugün de.

Dünyaca ünlü Çarşı. Ne kadar balon olduğunu görmek için daha ne yapmaları gerekiyor acaba. Medya bunlara gaz verdikçe bunlar şımardı.

Aklıma başka bir şey daha geliyor, belki de yeni başkan Fikret Orman bekledikleri şefkati nakit olarak göstermedi, asabiliklerinin sebebi bu olabilir mi?

Çarşı mı? Bırakın Allahaşkına.

Neyse, şikeciler yüzünden icat olunan Süpsüper Final gerçek Şampiyon’un pabucu kimseye bırakmayacağını gösteren maçla başladı Galatasaraylılar için.

Haftaya ASY Arenada Fener’den alınacak en az beraberlik Şampiyonluk ilanı gibi olur ama Fenerbahçe’yi içerde yeneriz diye tahmin ediyorum.

Share

(mesir macunu, küme düşme hariç her derde deva)


Normal sonuç. Manisaspor ikinci lige düşmüş. Kusura bakmayın ligin ismini istediğiniz kadar değiştirin düşülen lig ikinci ligdir. Kaç senedir Bank Asya deyip duruyorsunuz, adamlar sponsorluktan çekildi, ne fark etti.

Maçın detaylarının yine önemi yok, deplasmandaki Fenerbahçe maçından beri. Takımın play-off’a (bunun ismini de istediğiniz kadar Yaldızlı Süper Final koyun, bunun anlamı değişmez) lider ve ciddi bir puan farkıyla gireceği belli oldu. Bu saatten sonra takımın hocasının Fatih Terim, Fabio Capello, Lucescu, Mourinho olması takıma bir etksi olmaz. Topçu milleti paly-off’u düşünmeye başlar. Dandik maçlara konsantre olmakta zorlanır. Manisa maçı da, geçen haftaki Ordu maçı da bu dandik maçlardandı. Takım bu maçlarda gol yemeden kazanarak büyük iş yaptı. Aynı şekilde Fenerbahçe de. Trabzon ve Beşiktaş’a baktığınızda bunun Fenerbahçe açısından önemini görebilirsiniz. Gerçi bir tüyo aldım bu akşam, Rıdvan Dilmen bile Fenerbahçe’nin şampiyonluğundan umutsuzmuş, Trabzon ve Beşiktaş’ın puan kaybetmelerine seviniyormuş. Kaynağı sorsanız da söylemem.

Maç bu şartlar altında kafa kafaya başladı. Kafa kafaya derken Galatasaray ve direnen mızıkacılar maçlarından biri oldu yani. Manisa kapandı Galatasaray isteksizce açmaya çalıştı. Bu maç, sezonun mesela 23. haftasında oynansaydı böyle oynanmazdı. İlerleyen dakikalarda Manisa 10 kişi kalınca maç iyice Galatasaray’a döndü. Yiğit İncedemir kırmızı kartla atıldı. Hiç şaşırmadım. Zaten istatistikleri duyunca şaşıracak bir şey yok. Bu sezon 16. sarı kartını görmüş. 84 maçta 39 sarı kart görmüş. Rakibine bodoslama dalmaktan başka bir özelliği yok Yiğit’in, varsa da bize göstermiyor. Ben hakem olsam seremonide sarı kartı alnının ortasına yapıştırırım.

Bir de bu adamın Galatasaray’a gelmesini isteyenler vardı, Allah akıl fikir versin.

Manisa düşmesi kesinleşmiş bir takım. Ama aslanlar gibi oynuyorlar. Helal olsun. Keşke sertlik dozunu iyi ayarlasalardı. Bildiğin tekme-tokata döndü oyun bir ara. Sahada oynanan futbol önemlidir. Senelerdir oynuyorum bu oyunu. Biraz taş kalpliyimdir, pek ağlamam. Son ağladığım mevzularda kızımın beni sevdiğini belli etmesi ile oynadığım maçın yarıda kalması var. Aralarında bağlantı yok ama yapabileceğim bir şey de yok. Futbolun ruhuna ne kadar önem verdiğimi bir maçın yarıda kalmasına ne kadar üzüldüğümü anlatarak ulaşmaya çalışıyorum ama galiba tam beceremiyorum. Romantik futbolsever tayfadanım ben sonuçta. Ali Sami Bey’in aynı yerde kamp yaptıkları Fenerbahçe’li futbolcuya “artık yat, yarın bizimle maçınız var” dediği yerdeyim belki de hala. Gerçi birlikte top oynarsak böyle olmadığını görürsünüz:)

Bak bu kadar mevzuyu niye yazdım. Kenan Yaralı Manisaspor başkanı. Şike soruşturmasında tapelerde Aziz Yıldırım’la konuşmalarını gördüğümüz biri. Hani şu Aziz Yıldırım’dan tam da Manisa-Fener maçı öncesi borç alan adam. Lan ben bu takımın samimiyetine nasıl güveneyim. Neymiş, futbolda böyle sertlik olurmuş, öpüyorum sizi.

İkinci devre oyun tek kale gol atan kaleye döndü. Sabri çıktı Aydın girdi. Galatasaray taraftarının bir kısmı açısından 40 katır mı, 40 satır mı durumu. Aydın devrenin başında penaltı yaptırmasın mı? Sabri’nin yerinde olsam menajerimi arayıp kulüp bulmasını isterdim.

Sonra oyun koptu tabii.

Selçuk İnan çok özel bir oyuncu. Amma velakin çok geride oynuyor, daha önde oynaması lazım. Büyük ihtimalle kendisi böylesini seviyor. Eski zamanlar olsa yaşlanınca muhteşem bir libero olurdu. Kaiser Beckenbauer gibi, Fatih Terim gibi, Erhan Önal gibi. Bazı oyuncu geriden topu aldığında oyunu daha iyi okur, daha başarılı olur. İnan da bu modellerden anladığım kadarıyla. Seneye iki seçenek var; ya topu savunmadan alıp kendisine aktaracak sağlam bir ön libero bulacağız ve İnan daha önde oynayacak ya da top taşıyan, şut atan bir santrafor arkası orta saha (Alex benzeri) birini alacağız İnan sevdiği şekilde oyunu daha geriden kuracak. Fatih Terim’in bu konuyu çözmesi lazım. Hocayı azıcık tanıdıysam bu işi çözer.

Penaltılara gelelim. İkisini de aynı Manisalı yaptırdı. Kontrolsüz güç diye bir reklam var ya, bence başrolde kendisi oynamalı. İki pozisyonda da pozisyon bitmiş adam bacağını oraya sokuyor, sokma. Bana kalsa ikisini de penaltı çalmam. Ama hakemler hep söylediğim gibi futbolu bilmiyor ne yazık ki.

İkinci penaltıyı Muslera’nın atması enteresan. Fatih Hoca beni bile sürekli ters köşeye yatırıyor. Muslera vurdu, gökten yağan kemiklerden bazıları Volkan Babacan’ın kafasına düşmüş olacak ki ters köşeye gitti. Ligin en güzel penaltı gollerinden biriydi.

Fatih Hocanın Muslera’ya penaltı kullandırtmasında şaşırtıcı olan şey şu; Muslera’nın hocası Taffarel, zamanındaki takımın en teknik oyuncularında biriydi, kaleci olmasına rağmen diğer oyuncuların çoğundan yetenekliydi, hiç penaltı kullandırılmadı. Başka yorumum yok.

Bunlar Galatasaray’ın kendi içindeki konular. Rakipleri es geçeceğimi sanmadınız değil mi?

Manisa’nın play-off’a kalan takımlardaki karnesi şöyle:  Trabzonla 1 beraberlik 1 yenilgi almış. Fenerbahçe’yle 1 beraberlik 1 yenilgi almış. Beşiktaş ve Galatasaray’a iki maçta da yenilmiş.

Madem başladık düşen diğer takımlar ve play-off kadrosu arasındaki maçlara da bakalım.

Ankaragücü : sadece Beşiktaş’tan bir beraberlik almış, diğerlerine yenilmiş. Ankaragücü’nün toplam puanının 11 olduğunu hatırlayalım.

Samsunspor : Galatasaray’dan puan alamamış. Fenerbahçe’den Kadıköyde beraberlik almış,  kendi sahasında yenmiş. Trabzonspor’dan içerde beraberlik almış, deplasmanda yenilmiş. Beşiktaş’la kendi sahasında berabere kalmış, deplasmanda kazanmış.

Bunları neden yazmak zorunda kaldım? Vay efendim öyle penaltı mı olur, böyle kırmızı kart mı olur diye bik bik konuşan Galatasaraylı olmayanlar vardır etrafınızda, onlara kapak olsun diye.

Maçtan önce Haluk Yürekli cevabını bildiği bir soru sordu, play-offta sıkıntı yaşar mıyız? Yıkar geçeriz dedim, gözlerindeki parıltı cevabı zaten bildiğini gösteriyordu.

Melo, Riera mı? Fatih Hoca dedi ki; durumlarına bakacağım, kararı ona göre vereceğim. Artık biz ne desek hikaye. Melo olsa iyi olur ama olmasa da olur. Tıpkı devre arasında transfer şart değil dediğim gibi.

Share

 

(Uğur Köken)

 

Efendim sanırım yarın bir kaç gazete aynı başlığı atar. Ama bana hiç de öyle gelmedi.

Maç öncesine gitmek lazım. Culio kimin malı tartışmalarıyla başladı maç, medya önünde. Sezon başından beri medyaya bulaşmayan Fatih Terim bile topa girmek, ayar çekmek zorunda kaldı. Önce şunu söyleyeyim Culio veya herhangi bir futbolcu, herhangi bir insan mal değil. Bunlar Erman Toroğlu modeli tiplerin söylemleri, ne kadar çabuk kurtulursak o kadar iyi. Culio kimin futbolcusu diye sormak bu kadar zor mu lan? İlla mal demek zorunda mısın, mal !

Bu konuda anladığımı söyleyeyim, Ordu Culio’nun 1,5 milyon euroluk bonservisini verirse lisansını alıyor. Fatih Hocanın ayar verdiği gün bu parayı ödemiş mi, hayır. O zaman Galatasaray’ın futbolcusu. Erman efendi anladın mı?

Bugün de Culio, Stancu kadroda değillerdi. Bu mevzuyu Emenike falan ile benzerlik kurmak için zorlayanlar var. Alakası yok ama bir tek şeyi kanıtlıyor bu, Emenike’nin Fenerbahçe’ye transferinin doğru olmadığını, sürekli bir suçluluk duygusu içinde olduklarını. Ambrabat, Necati, Yiğit diye tutturmalarının da sebebi bu.

Ulan ben mi ligi geç başlattım, ben mi devre arasını 10 gün yaptım, ben mi transfere ikinci devrenin ilk maçından sonra izin verdim, haftada iki maç yaptırdım takımlara? Ben mi Galatasaray mı? Tabii ki TFF. Peki neden? Tabii ki şikeci şerefsizler yüzünden. Bir de utanmadan bunları dillerine doluyor yüzsüzler. Ulan siz önce Süper Kupa maçınızı yapın öyle gelin, terbiyesizler.

Sinirlendim yine, neyse geçti şimdi.

Maça geçelim. Oyun kafa kafaya başladı. Dakika 8, Necati topu aldı “vurulur beee” dedim, vurdu gol oldu, şahitlerim var. Sonra Galatasaray oyunu rölantiye aldı. Elmander’in yokluğunda Baros yetersiz kalıyor. Necati ile Baros birbirine benzer tipte santraforlar. Baros daha çalışkan, Necati daha usta ama ikisi de rakipleriyle fizik mücadelede eksik kalıyorlar. İlk devre bittiğinde ciddi pozisyonumuz yoktu. Gerçi bu sene hep olan şey bu, rakipler mecbur kapanıyor, oyunu sıkıştırıyor. Haklılar, Galatasaray’a açık oynarsan perişan eder, kapanıyorlar onlar da.

İkinci devre Baros çıktı Sabri girdi. İlginç bir değişiklik. Baytar içe girdi, Sabri sağ öne. Orduspor ikinci devrenin ilk 15 dakikası topu bize vermedi. Yarı sahada baskı kurdu. Sanırım geçen hafta Trabzonspor da benzer bir baskı kurmuştu oyunun bir bölümünde. Orduspor’un ne kadar iyi bir takım olduğunu gösterir bu. Sonra Galatasaray biraz toparlandı ve Sabri ile golü buldu. Sabri mi? Orduspor’un baskısını Sabri’nin oyuna girmesine bağlayanlar olmuştur mutlaka. Adı çıkmış dokuza, inmez sekize vakası. Böyle olmadığını söyleyip geçeyim, detaylı anlatmak istemiyorum nitekim.

Ama Sabri’nin golüne gereken övgüyü yapmak lazım. Birinci sınıf bir golcü golü attı Sabri. Soldan gelen topu sağ ayak içiyle kontrol ve anında sağ ayak üstüyle uzak köşeye zarif bir vuruş. Bu gol dünya tarihinde büyük golcü diye tabir edilen adamların stilinde bir gol. Gert Müller, Hernan Crespo, Tanju Çolak, Diego Milito, Mario Jardel, Cristian Vieri tarzı bir gol. Çok mu abarttım. Hiç de değil, golün hakkını veriyorum şu anda.

Oyunun bundan sonraki bölümünde Galatasaray kontrolü eline aldı, maçı da istediği gibi bitirdi, sakince.

Başlığı atmama sebep olan ikinci devrenin ilk 15 dakikası. O sırada takım paniklemiş ve yorgun görünüyordu. Konsantrasyon kalmamış gibi. Sanırım takımda herkes artık bu angarya lig bitse de play-off başlasa diye düşünüyor. Hoca bu konuda çok çaba sarfediyordur, eminim. Ama topçu milleti, “yemişim puan farkını, play-off’ta bunların hepsini yener şampiyon oluruz” diye düşünüyor ve kendini ona göre programlıyorsa bu maçlara konsantre olmaları zor, hoca da pek bir şey yapamaz. Play-off’ta takımın son haftalardakinden çok başka bir tempo, coşku ve iştahla oynadığını görünce şaşırmayın.

Uğur Köken ASY Arena’ya geldi ama ben göremedim. Benim için çok önemlidir Uğur Köken. İsmim kendisinden gelir. Çocukluğumda tanışıp top oynamışlığım bile var. Hatta geçen yaz hatunla birlikte Heybeliada’da kendisiyle konuşmak için epey bir zaman beklemiş ama görememiştik. Bu yaz bunu gerçekleştirme niyetindeyim.

Konuyla ilgili Galatasaray Sözlük’te bir şeyler yazmıştım zamanında : http://gss.gs/224789

Kazanınca ve işler play-off’a kalınca ister istemez yavan, tatsız yazılar oluyor. Ben de konsantrasyonumu kaybettim belki de.

Play-off’ta görüşmek üzere.

Share

Giris

ALBUM SATISI

Kategoriler

STUDYO

Galatasaray Sözlük

Siyah Forma.com

Siyah Forma

Rock Legend

Taçsız Kral